Suna KAYIKCI
Suna KAYIKCI

Köşe Yazarı

Kölelikten İnsanlığa: Hür Bir Nefes, Eşit Bir Ses

7 dk okuma

Osmanlı’nın saray kul sisteminden ve konaklarındaki kölelik yapısından, zenginle yoksulu kanun önünde eşitleyen Cumhuriyet’in laik ve aydınlık meydanlarına uzanan insan onuru mücadelesi.

Kölelikten İnsanlığa: Hür Bir Nefes, Eşit Bir Ses

Geçmişin Karanlığı

İnsanlık tarihinin en büyük dönüşümü; insanın bir otoritenin mülkü veya kulu olduğu acımasız düzenlerden kurtularak kölelikten insanlığa adım atması, nihayet derin bir nefes alıp özgür bir birey olmaya geçişidir.

 

 

Geçmişin karanlık sayfaları, parıltılı sarayların ve büyük fetihlerin gölgesinde kalmış derin bir adaletsizliği barındırır.

 

 

 Eski dünyada toplumsal düzen, insanın insanı mülk edindiği, güçlünün zayıfı, zenginin ise yoksulu yok saydığı bir kölelik sistemi üzerine kuruluydu.

 

 

Bu sistemde milyonlarca insan, sadece doğdukları koşullar ya da kaybettikleri savaşlar nedeniyle birer "eşya" muamelesi görmüş; gerçek anlamda insan olmanın, insanca yaşamanın ne demek olduğunu bilemeden hayattan koparılmıştır.

 

 

 Kendilerine ait bir yaşamları ve en önemlisi de konuşma hakları yoktu.

 

 

 Çektikleri acıları, maruz kaldıkları zulmü dile getirmeleri bile yasaktı; çünkü onların sesleri ve varlıkları, efendilerinin iradesinin altında tamamen ezilmişti.

 

 

 Parası olanın, zenginin sözünün kanun sayıldığı, zenginliğin her türlü ahlaki değerin önüne geçtiği bu dünyada, güçlü ve daha çok parası olan azınlık servetiyle adaleti satın alıp her konuda tek söz sahibi olurken; yoksul halk ve köleler toplumun ağır yükünü sırtlarında taşımalarına rağmen daima görünmez kılınmıştı.

 

 

Yoksul olmak, sadece temel ihtiyaçlardan mahrum kalmak demek değil, aynı zamanda toplum gözünde bir hiç sayılmak, parası olanın tahakkümü altında ezilmek ve nefes alsa dahi bir birey olarak var olamamaktır.

 

 

 

Osmanlı'da Kul Sistemi

Bu köklü ve evrensel adaletsizlik, kendi coğrafyamızda Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel yapısında da çok boyutlu bir sistem olarak karşımıza çıkar.

 

 

 Osmanlı'da toplumsal ve hukuki düzen, monarşik bir tebaa mantığı, sınıfsal mülkiyet ilişkileri ve dini kurallar etrafında şekillenmişti.

 

 

Bu yapının içerisinde kölelik ve cariyelik müessesesi, yasal temelleri olan, pazarları kurulan meşru bir sosyal gerçeklikti.

 

 

 Konaklarda, tarlalarda veya ev işlerinde birer "mal" veya "odalık" olarak konumlandırılan evcil kölelerin yanı sıra, devletin en üst kademesindeki bürokratlar ve askerler dahi padişahın hukuken "kulu" sayılmaktaydı.

 

 

 Saray kul sistemi, bu kişilere büyük makamlar ve servetler sunsa da, özünde tek bir hükümdarın mutlak otoritesine bağlıydılar; canları, malları ve özgürlükleri iki dudağın arasından çıkacak bir söze bakıyordu.

 

 

 İnsanın kendi hayatı üzerinde hiçbir söz hakkının bulunmadığı, iradesinin yok sayıldığı bu düzende, zenginin parasıyla hükmettiği, yoksulun ise sadece boyun eğdiği bir çark dönmekteydi.

 

 

Bu yapıda gerçek anlamda nefes almak ve bir birey olarak toplumda yer bulmak imkansızdı.

 

 

 Güçlülerin, zenginlerin ve imtiyazlıların sesinin gür çıktığı, alt tabakanın ve yoksulun ise sesinin tamamen kısıldığı bu geleneksel yapı, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerindeki kısıtlayıcı adımlara rağmen zihniyet olarak tam anlamıyla aşılamamıştı; çünkü toplumsal düzen hala paranın, dini referansların ve monarşik bir tebaa mantığının gölgesinde zengini korumaya devam ediyordu.

 

 

Cumhuriyet ve Laiklik

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı ve ardından gelen çağdaşlaşma hamleleri ise bu eşitsiz mirasa, insanın insanı kul etmesine, paranın, zenginin ve monarşinin tahakkümüne karşı yapılmış en büyük toplumsal başkaldırıdır.

 

 

 Cumhuriyet; bireyi bir efendinin, daha çok parası olan bir zenginin ya da hükümdarın "kulu" olmaktan çıkarıp, devletin asıl sahibi olan eşit bir "yurttaş" konumuna yükseltmiştir.

 

 

Bu büyük devrim, sadece bir yönetim biçimi değişikliği değil; insanın kölelikten insanlığa, zenginin buyruğu altındaki görünmez bir nesne olmaktan etten kemikten hür bir birey olmaya attığı en büyük adımdır.

 

 

 Bu zihniyet devriminin en güçlü harcı ve koruyucu kalkanı ise şüphesiz laiklik ilkesi olmuştur. Laik toplum modeli; bireylerin haklarını, özgürlüklerini ve kanun karşısındaki değerini dini kimliklerden, mezheplerden ya da maddi sınıflardan tamamen bağımsız kılmıştır.

 

 

Türk Medeni Kanunu gibi laik hukukun sarsılmaz sütunları sayesinde, şahısların insan üzerindeki mülkiyet iddiaları ve kölelik kalıntıları tamamen yasa dışı bırakılmış, paranın yardımıyla zenginliğin adaleti satın aldığı o eski ayrıcalıklı sistem yıkılmıştır.

 

 

 Böylece her bir insana, zenginle aynı haklara sahip hür bir birey olarak nefes alabileceği korunaklı bir alan yaratılmıştır.

 

 

 

 Kadın ve erkek, zengin ve yoksul kanun önünde eşitlenmiş, insan onuru her şeyin üstünde tutulmuştur.

 

 

 Akla, bilime ve evrensel hukuka dayalı bu yeni düzende, parası olanın sesi yoksulu ezememiş; inancı, kökeni veya ekonomik durumu ne olursa olsun her insanın sesi ve varlığı kanun karşısında aynı değerde eşitlenmiştir.

 

 

 Sonuç olarak, Osmanlı'nın köle pazarlarından ve kul sisteminden, Cumhuriyet'in laik ve eşitlikçi toplum yapısına geçiş; tebaadan özgür bireye, kulluktan modern vatandaşlığa uzanan, insanın kendi öz hakiki kimliğini, insan olmanın onurunu ve eşit söz hakkını yeniden kazandığı aydınlık bir yürüyüştür.

 

 

Kulluk zincirlerinin kırıldığı, zengin ile yoksulun kanun önünde eşitlendiği ve her ferdin hür bir nefes aldığı bu aydınlık yürüyüşün en büyük teminatı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sarsılmaz ilkesidir:

 

 

"Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir."

Bu yazıyı paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapın.

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.