Suna KAYIKCI
Suna KAYIKCI

Köşe Yazarı

Matematiksel Kıyamet: 28 Bin TL Maaş, 20 Bin TL Kira ve Dağılan Yuvalar

7 dk okuma

Krizin Gizli Kurbanları: Boşanma Mahkemelerinde Can Çekişen Aile YapısıMutfaktaki Yangın Salonu Yıktı: Açlık Sınırında Parçalanan Hayatlar

Matematiksel Kıyamet: 28 Bin TL Maaş, 20 Bin TL Kira ve Dağılan Yuvalar

Asgari ücretin net 28.075 TL, İstanbul gibi büyükşehirlerde ise ortalama kiraların 25 bin ile 40 bin lira arasında değişmesi, milyonlarca çalışanı "çalışan yoksul" konumuna getirmiştir. Gelirin neredeyse tamamını ev sahibine vermek, asgari ücretliyi elektrik, su, gıda ve çocukların okul masrafları karşısında çaresiz bırakmaktadır.Hayatta Kalma Mücadelesi: Asgari Ücretliyi Bekleyen Karanlık TabloTürkiye'de ekonomik gündemin merkezinde yer alan matematiksel gerçekler, bordrolara yansıyan rakamların hayatın gerçekleriyle ne kadar uzak olduğunu acı bir şekilde gözler önüne seriyor. Yılbaşında net 28.075 TL olarak belirlenen asgari ücret, büyükşehirlerde adeta sadece bir evin kirasını karşılamaya yetiyor. Kira piyasasına bakıldığında İstanbul genelinde en düşük ev kiralarının 20 bin lira bandından başladığı, ortalama kiraların ise 40 bin liranın üzerine çıktığı görülüyor.Bu tablo, asgari ücretle çalışan bir vatandaşın maaşının yaklaşık %70 ile %80'ini doğrudan ev sahibine veya kiraya vermek zorunda kaldığını gösteriyor. Peki geriye kalan 8 bin lira ile bir aile nasıl geçinecektir?"Ay Sonu" Değil, "Yarın" Nasıl Çıkacak?Temel insan haklarından biri olan barınma ihtiyacının lüks haline gelmesi, asgari ücretlilerin ruh sağlığını da doğrudan etkiliyor. Bir asgari ücretli için maaşını bankamatikten çektiği an, o paranın büyük kısmının kiraya gittiğini görmek derin bir çaresizlik yaratmaktadır. Geriye kalan tutarla;Faturaların ödenmesi,Mutfak masraflarının karşılanması,Çocuğun eğitim veya yol parası gibi hayati ihtiyaçların halledilmesi matematiksel olarak imkansızdır.Ev kirasına maaşının tamamını yatıran vatandaşlar, günü kurtarabilmek için mecburen borçlanmakta, kredi kartı limitlerini sonuna kadar zorlamakta ve sürekli bir "borç sarmalı" içerisinde yaşam mücadelesi vermektedir.Sosyal Adaletin Neresindeyiz?Açlık sınırının 35 bin liranın üzerinde seyrettiği günümüzde, 28 bin liralık asgari ücret çalışanları yalnızca hayatta kalmaya zorlamaktadır. Asgari ücretle çalışan milyonlarca emekçi, ülkenin ekonomik büyümesine katkı sağlarken, en temel insani standartlarda bir yaşamı dahi elde edememenin kırgınlığını yaşıyor. Bu durum, toplumdaki gelir adaletsizliğini derinleştirirken, sosyal devlet ilkesinin de sorgulanmasına neden olmaktadır.Dar gelirli vatandaşların insanca yaşayabileceği bir gelir seviyesine ulaşması, yalnızca bir ekonomik tercih değil, toplumsal barışın sağlanması için acil bir zorunluluktur. Devletin, dar gelirli vatandaşların kira bedellerinin maaşlarının makul bir oranını geçmeyecek şekilde düzenleyici adımlar atması ve en düşük emekli/asgari ücret dengesinin yeniden kurgulanması atılabilecek ilk somut adımlardan biridir.Unutulmamalıdır ki; emeğiyle geçinen milyonların açlık sınırının altında yaşamaya mahkum edildiği bir düzende, ekonomik istikrardan bahsetmek mümkün değildir. Asgari ücretli, bu ülkenin sadece ekonomik çarklarını döndüren işgücü değil, korunması gereken en değerli parçasıdır.Boşanan Yuvalar, Dağılan Hayatlar: Ekonomik Krizin Görünmeyen Kurbanı AilelerEkonomik krizler sadece cüzdanları boşaltmıyor; toplumun en temel yapı taşı olan aile kurumunu da kökünden sarsıyor. Geçim sıkıntısı, yüksek kiralar ve fahiş faturalar artık sadece birer geçim derdi olmaktan çıktı; evlerin içinde her gün yaşanan, huzuru yok eden psikolojik bir savaşa dönüştü. Bugün binlerce aile, sırf ay sonunu getiremediği için dağılma noktasında can çekişiyor.Mutfaktaki Yangın Salona SıçradıEskiden "bir lokma, bir hırka" diyerek kurulan yuvalar, bugünün ekonomik gerçekleri karşısında ayakta kalmakta zorlanıyor. Ev sahiplerinin bitmek bilmeyen tahliye baskıları, market kasalarında yaşanan fiyat şokları ve çocukların okul masrafları, karı-kocalar arasındaki sevgi bağını yıpratıyor.Maddi yetersizlikler ev içinde sürekli bir gerginliğe yol açıyor.Her fatura dönemi, aile içi kavgaların fitilini ateşliyor.Gelecek kaygısı eşler arasındaki hoşgörüyü ve sabrı tamamen bitiriyor.Ekonomik çaresizlik, bireylerde derin bir yetersizlik hissi yaratıyor. Çocuğuna bir ayakkabı alamayan babanın ezikliği, mutfakta tencereyi kaynatamayan annenin feryadı, bir süre sonra karşılıklı suçlamalara dönüşüyor. "Sen az kazanıyorsun", "Sen çok harcıyorsun" tartışmaları, yılların evliliklerini bir çırpıda boşanma mahkemelerine taşıyor.Çocukların Geleceği ParçalanıyorBu dağılma sürecinin en büyük bedelini ise ne yazık ki çocuklar ödüyor. Anne ve babasının her gün para yüzünden kavga ettiğine şahit olan bir nesil, ağır bir psikolojik travma ile büyüyor. Maddi imkansızlıklar yüzünden parçalanan yuvalar, çocukları güvensiz ve sevgisiz bir ortama itiyor. Aileler dağıldıkça, toplumsal yozlaşma ve suç oranları da aynı hızla tırmanıyor.Sosyal devletin görevi sadece asgari ücreti belirlemek değildir; o ücretin yıktığı yuvaları, dağıttığı aileleri de görmek ve korumaktır. Eğer aile yapısını korumak istiyorsak, önce o ailenin insanca yaşayabileceği ekonomik zemini inşa etmek zorundayız. Çünkü bir toplumda fabrikalar kapandığında ekonomi zarar görür ama aileler dağıldığında o toplumun geleceği yok olur.bağların da değerini düşürür. Bir ülkede her 3 evlilikten biri ilk 5 yıl içinde mali krizlerin yarattığı tahribat yüzünden çöküyorsa, orada tehlike çanları sadece ekonomi için değil, o toplumun geleceği için çalıyor demektir. Devlet, aile kurumunu korumak istiyorsa süslü "Aile Yılı" genelgeleri yayımlamayı bırakmalı; acilen halkın barınma, gıda ve insanca yaşama hakkını garanti altına alacak yapısal adımları atmalıdır. Fabrikalar kapandığında üretim durur ama aileler dağıldığında bir milletin ruhu ölür.

Bu yazıyı paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapın.

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.